Etiket arşivi makale

ilemelisaakol

Bi’ Kahve?

Bi’ Kahve?

Kahve Afrika, güney Amerika ve Güney Asya gibi tropik ülkelerde yetişen Coffea arabica, Coffea caneford gibi kahve ağaçlarının tohumlarından elde edilir. Dünya’da tüketilen kahvenin yarısından fazlası Brezilya’da üretilir. Ülkemize de buralardan ithal edilir.

Kafeinin insan yaşamına gerçek anlamda girişi, 8. Yüzyılın (MS 575) ortalarında Etiyopyalı çoban Kaldi’nin kahve bitkisini keşfetmesi ile olmuştur. Kaldi otlattığı keçilerinin parlak-koyu yapraklı, çalı benzeri ağaçtaki kırmızı meyveleri yediklerinde, normalden daha coşkulu ve hareketli olduklarını gözlemiş. Merakını gidermek için aynı meyvelerden kendisi de yemiş ve hissettiklerini çevresindekilerle paylaşmış. O yıllarda ünü günden güne yayılan bu meyvenin, kahve çekirdekleri olduğu anlaşılmış. Kahve Afrika’da, uzun yıllar kaynatıldıktan sonra suyu içilerek tıbbi amaçlı kullanılmış ya da besinlere eklenmiş. Kahvenin günümüzdeki şekliyle tüketilmeye (kavrulduktan sonra pişirilerek içilmeye) başlanması, 11. yüzyılda, Arap Yarım Adası’na ulaşmasından sonraya rastlar.

Bir fincan kahvedeki kafein oranı, kahvenin cinsine (Arabica veya Robusta) ve hazırlanma yöntemine (kaynatma, filtre, espresso veya instant) göre değişkenlik göstermektedir. Kahve tohumları kullanılmadan önce fırında veya özel tavalarda kavrulur.

Kahveye özellik kazandıran ögelerin başlıcaları: polifenollerden tanenler, alkaloidlerden kafein, teofilin ve teobromin, kolorojenik asit (sağlık ve bilişsel fonksiyonlar üzerine flavonoidlere benzer etki gösterir), aromatik esanslar ve inorganik elementlerdir. Tanenler, deri yüzeyini daha az geçirgen bir duruma getirdikleri için yanıklarda ilaç olarak kullanılırlar. Kahvenin uyarıcı özelliği kafeinden dolayıdır. Kafeol ise kahvenin özel lezzetini oluşturur.

Kafein ağızdan alındıktan kısa bir süre sonra, gastrointestinal sistemden hızlı bir şekilde emilir, 15-120 dk. içinde de kanda en yüksek düzeye ulaşır. Kafein karaciğerde metabolize olur.

 

Ne kadar tüketmeliyiz?

Kafein tüketimi, kafeinin kaynağı, kafeini tüketen kişinin yaşı, cinsi, beslenme durumu, alışkanlıkları ve iklim gibi birçok faktöre bağlı olarak değişmektedir. Adölesanlar, çocuklar, yaşlılar, gebeler ve hipertansiyonlu bireyler gibi bazı gruplar kafeinin yan etkilerine daha savunmasız olabilir.

Bilimsel verilere dayanarak, yetişkinlere 200-300 mg/gün (3 kupa/gün) kafein önerilmektedir. Küçük çocuklar ve gebeler için ise 100-200 mg kafein (maksimum 2 kupa/gün) alımının güvenli olduğu bildirilmektedir.

 Aşağıdaki tabloda bazı içecek ve yiyeceklerin belirli miktarların kafein içeriği bulunmaktadır.

İÇECEKLER                                       MİKTARKAFEİN (mg)
Kahve
Damıtma(karışık)

Instant*
Filtre**
Espresso
Starbucks Latte
Nescafe Gold
Nescafe Klasik
Nescafe üçü birarada
Siyah çay (5 dk. demlenmiş)
Yeşil çay
Soğuk çay (ice tea)
Sıcak çikolata
Çikolatalı süt
Koka kola
Diyet koka kola
Pepsi kola
Diyet pepsi kola
Pepsi Max
Sprite
Red Bull
Burn
150 ml
150 ml

150 ml
30 ml
480 ml
225 ml
225 ml
225 ml
150 ml
150 ml
360 ml
150 ml
225 ml
330 ml
330 ml
330 ml
330 ml
330 ml
330 ml
250 ml
250 ml
130
60
112
40
150
52
72
70
40-80
30-50

9-50
1-8
2-7
55-60
55-60
50-55
50-55
65
0
80
35
YİYECEKLER
Kahveli dondurma
Çikolatalı dondurma
Sütlü çikolata
Bitter çikolata
Çikolatalı gofret
1 kase (200 ml)
50 gr
50 gr
1 bar (40 gr)
1 bar (45 gr)
40-60
2-5 
1-15
30
5
İLAÇLAR
Ağrı kesiciler
Bazı uyarıcılar
Zayıflama hapları
2 tablet
1 tablet
2-3 tablet
65-130
100-200
80-200

 

Kahvenin Sağlığa Faydalarını İnceleyelim:

*Kahvenin Alzheimer, Parkinson vb. hastalıkların riskini azaltması bileşiminde bulunan kafein, klorojenik asit, kafeik asit gibi zengin fitokimyasalları ile ilişkilendirilmektedir.

*Kafein amiloid beta üretimini ve tau proteini fosforilasyonunu baskılayarak merkezi sinir sistemi üzerinde antioksidan ve antiinflamatuar etkiler göstererek beyni nörodejeneratif hastalıklardan korumaktadır.

*Kafeik asit oksidatif stresi azaltabilmekte böylelikle organizmayı kanserojen mekanizmalardan koruyabilmekte ve nöronlarımızı oluşturan dentrit ile akson rejenerasyonu için önem taşımaktadır.

*Kahveol ve kafestol antioksidan etki göstermektedir.

*Klorojenik asit oksidatif stresi azaltmanın yanı sıra glukoz homeostazında fayda sağlayabilmektedir. Aynı zamanda antiinflamatuar etkiler göstermektedir.

*Kahvenin diğer bileşenlerinden niasin ise dopamin sentezinde enzim kofaktörüdür.

*Kahve, magnezyum içeriği nedeni ile insülin hassasiyetini arttırabilmektedir. Böylelikle diyabetten koruduğu düşünülmektedir.

*Epidemiyolojik araştırmaların sonuçları, kahvenin tip 2 diyabet gibi şiddetli kronik hastalıkları, Parkinson hastalığını ve karaciğer hastalıklarını( siroz ve hepatosellüler karsinoma) önlemeye yardımcı olduğunu göstermektedir.

*Miktara bağlı olmak üzere merkezi sinir sisteminde uyarıcı etki yapmaktadır.

*Kafeinin düşük (100 mg’dan az) ya da orta düzey (200-300 mg arasında) alınması, keyif verme, enerjik hissetme, sosyalitenin artması gibi olumlu etkilere neden olmaktadır.

*Yaşlı (>80 yaş) kadınlarda, kafeinin alımı ile belleğin korunması arasında olumlu bir ilişkinin olduğu gösterilmiştir. Günde üç ve daha fazla fincan kahve tüketen kadınlarda, bilişsel yeteneklerde azalmanın yavaşladığı ve bu olumlu etkinin yaşla birlikte arttığını bildirilmiştir.

*Kafein; diüretik, kas ve sinirleri uyarıcı, mide salgısını uyarıcı ve metabolik hızı arttırıcı etki yapar. 8 mg/kg kafein verildiğinde metabolizmada %16 artış gözlenmiştir (Normal kahve alımında 4mg/kg kafein alınabilmektedir.) Bu durumda metabolik hızda artış, yağ oksidasyonunda artış, termojenik yanıtta artış görülmüştür.

*Kahvenin içeriğindeki tanenler bağırsak hareketlerini azaltarak su kaybını önlerler.

*Ayrıca kahvede potasyum yoğun bulunduğundan diyarede su kaybının yerine getirilmesine yardımcı olur.

Aman Dikkat ! Kahvenin yani kafeinin önerilen miktarların üzerinde tüketiminin sağlık üzerine olumsuz etkileri olabileceği unutulmamalıdır.

 Şimdi Fazla Miktarla Alınan Kafeinin Olumsuz Etkilerine göz atalım:

*Kafeinin yüksek düzey (500 mg’dan fazla) alınması tedirginlik, huzursuzluk gibi olumsuz etkilere neden olmaktadır.

 *Kafeinin uykuyu olumsuz etkilediği, uyku kalitesini ve süresinin azalttığı bilinmektedir. Bir çalışmada yedi gün boyunca (130 mg/gün) öğle ve akşam saatlerinde alınan kafeinin uyku-uyanıklık durumunu düzenleyen melatonin hormonunun salgısını azalttığı böylelikle uyku kalitesinin düştüğü görülmüştür. Fakat uykudan yaklaşık sekiz saat önce tüketilen kafeinin, uykuyu olumsuz etkilemediği bildirilmektedir.

*Kafein alımı, kalp hızı ve kan basıncında akut bir artışa neden olmaktadır. Yüksek dozlarda tüketimi (400 mg/gün ve üzeri) kan basıncı ve plazma homosistein artışına sebep olması  kardiyovasküler hastalık riskleriyle kahve tüketimi arasında bir bağlantı olduğunu düşündürmektedir.

*Kafein, midenin asit salgısında artışa neden olmaktadır. Bu nedenle mide yanması ve reflü şikayetlerini arttırabilmektedir.

*Yemeklerle birlikte veya yemeklerden hemen sonra tüketimi demirin emilimini bozup anemilere sebep olabilmektedir. Fakat yemekten bir saat sonra alınan çay ve kahve demir emilimini etkilemez.

*Yüksek düzeyde kafein (>500 mg/gün) alımının spontan düşüklere, düşük doğum ağırlıklı bebeklere neden olduğu görülmüştür. Gebelere önerilen kafein miktarı 125 mg/gün’dür.

*Kafeinin kemik sağlığını olumsuz etkilediği ve menopoz sonrasında gelişen osteoporoz riskini artırdığı iyi bilinmektedir. Çünkü kafein, özellikle de yüksek düzeyde alınan kafein, idrarda kalsiyum ve magnezyum atımını artırmakta ve osteoporoz gelişimine katkıda bulunmaktadır. Bir fincan kahve ile kaybedilen kalsiyumun, kahveye eklenecek 50-60 ml (1/2 çay bardağı) süt ile karşılanabileceği ve kemik sağlığının korunmasına yardımcı olacağı belirtilmektedir.

*Yine kafein çocuklarda uykusuzluk, uykuya dalmada zorluk, baş ağrısı, konsantrasyon güçlüğü/ bozukluğu, mide sorunları, kalp hızında ve kan basıncında artış gibi sorunlara da neden olmaktadır.

*Sağlıklı kişilerde, 300 mg/gün’den fazla alınan kafeinin, diürezi akut olarak artırdığı, beraberinde kalsiyum, magnezyum, potasyum, sodyum ve klor atımını da artırdığı belirlenmiştir. Fakat düşük ve orta düzeyde alınan kafeinin böyle bir etkisi olmadığı bilinmektedir.

ilemelisaakol

Zayıflama Çayları

 Zayıflama Çayları

ZAYIFLAMA ÇAYLARI

Obezite, gelişmiş ülkeler başta olmak üzere tüm dünyanın en büyük sağlık problemlerinden biridir. Hem genetik hem çevresel faktörlerin neden olduğu obezitenin tedavisinde, tek başına ilaç kullanımının etkili olmayacağı bilinmektedir. Bu nedenle bitki çayları başta olmak üzere birçok bitkisel ürün, zayıflatıcı etkisinden dolayı pazarlanmakta ve bilinçsizce tüketime sunulmaktadır. Günümüzde alternatif ve destekleyici tedavi yöntemlerine ve buna bağlı olarak bitkisel ürünlere olan ilgi git gide artmaktadır.

*Ülkemizde bitki çaylarının ruhsatlandırmaları Tarım ve Köy işleri Bakanlığı tarafından yapılmaktadır.

*Özellikle efedrin içeren bitki çaylarının tüketilmesi, birçok istenmeyen etkiye neden olabilmektedir. Bitkisel form çaylarının bileşenine esas olarak laksatif ve diüretik etkileri olan birden fazla bitkisel drog girmektedir.

*Araştırmalar bitkisel form çaylarının bileşenine en fazla giren bitkinin laksatif etki amacı ile kullanılan sinameki olduğunu göstermiştir. Sinamekiyi sırası ile kuşburnu, ısırgan, rezene ve biberiye gibi diüretik etkili olan bitkiler izlemektedir. Ürünlerde yer aldığı belirlenen bitkilerin laksatif, diüretik, terlemeyi arttırıcı, safra arttırıcı, sindirim sistemi uyarıcısı ve gaz giderici etkileri oldugu ve bu nedenlerle kilo vermeye yardımcı olarak kullanıldıkları belirlenmiştir.

Zayıflama Çaylarının Yan Etkileri Nelerdir?
*Kronik olarak laksatif ve diüretik kullanımının sıvı elektrolit kayıplarına neden olabileceği ve başta fosfor, potasyum, kalsiyum ve magnezyum olmak üzere birçok mineralin atılmasına sebep olarak kalp ve kas fonksiyonlarının bozulmasına, kalp yetmezliklerine, hiperventilasyona, asidoz ve alkalozlara, bulantı ve kusmalara, merkezi sinir sistemi bozukluklarına sebep olabileceği görülmüştür.

*Kesin olarak kanıtlanmamakla birlikte kronik sinameki kullanımının kolorektal kansere sebep olabildiği,  karsinojenik etkileri olduğu görülmüştür.

*Yine bitki çaylarında bulunan hibiskusun, sıçanlar üzerinde yapılan deneylerde üreme
fonksiyonlarını olumsuz etkilediği görülmüştür.

*Gebelikte frenk kimyonu yağı kombinasyonu, ardıç, meyankökü, adaçayı ve sinameki bitkileri teratojenik etkileri olabileceğinden kullanılmamalıdır.

*Bir olgu sunumunda 16 yaşındaki bir kızın zayıflama amaçlı kullandığı bitkisel preparatı, medyadan duyduğu bitkisel ürünlerin ölümlere sebep olabildiğinden yola çıkarak bu preparatları intihar amaçlı kullanmıştır.

Sonuç olarak; Bileşimlerindeki bitki miktarlarının tam olarak verilmemesi ve içeriklerin markalar arasında oldukça büyük farklılıklar göstermesi bu konuda belli bir standardizasyonun olmadığını göstermektedir. Ayrıca aktarlar tarafından çesitli bitkisel karışımların hazırlanarak zayıflama çayı adı altında satışa sunulmasının, bu karışımların formülasyonları, hazırlanma ve saklanma koşulları bilinmediğinden, toplum sağlığı açısından risk oluşturduğu düşünülmektedir.

Belirtilen risk faktörleri göz önünde bulundurularak, toplum bu tip zayıflama çaylarının çeşitli istenmeyen etkilere neden olabileceği konusunda bilinçlendirilmeli, bu tip preparatları kullanmak isteyen kişilerin öncelikle kapsamlı bir sağlık kontrolünden geçirildikten sonra doktor, diyetisyen ve eczacının kontrolü altında bu preparatları kullanmaları sağlanmalıdır. Ayrıca bu tip ürünlerin ilaç olarak değerlendirilip standardizasyonunun sağlanması ve Sağlık Bakanlığından ruhsat alarak eczanelerde satışa sunulması toplum sağlığının korunması adına daha yararlı olacaktır.

ilemelisaakol

Sütlü Çikolata Mı? Bitter Çikolata Mı?

  Bitter Çikolata

     Sütlü Çikolata

SÜTLÜ ÇİKOLATA MI BİTTER Mİ?
Çikolatanın tarihi yaklaşık 4000 yıl öncesine dayanmaktadır. İlk kez M.Ö. 2000 yılında Latin Amerka’da Honderas’ın Ulua vadisinde yapıldığı düşünülmektedir. Ama, çoğu kaynakta da çikolatanın  ilk defa Mayalar ve Aztekler tarafından yapıldığı belirtilmektedir. Çikolata sıcak, acı ve baharatlı bir sıvı olarak tüketilmiştir. Çikolata Azteklerin ve Mayaların sosyal ve din yaşamında önemli bir yere sahip olmuştur. Yaşamı ve verimliliği sembolize etmiştir. Mayalarda daha çok kraliyet ailesi için uygun görülen bu içeceği sıradan insanlar özel durumlarda içebiliyormuş. Azteklerde ise yöneticiler, rahipler, rütbeli askerler ve onurlandırılmak istenen tüccarlar bu özel içeceği tadabiliyormuş.
Çikolata aynı zamanda ilaç olarak, kakao taneleri de para olarak kullanılmıştır.
Kaynaklarda, ilk çikolatanın İngiltere’de yapıldığı, ilk sütlü çikolatanın ise İsviçreliler tarafından yapıldığı belirtilmektedir. 1600’lerin ortalarında çikolata içeceği İtalya, Hollanda ve Fransa’ya yayılmıştır. 1780’de çikolata ilk defa makine ile İspanya’da yapılmıştır. 1875’de ilk kez sütlü çikolata yapılmıştır.

Çikolatanın bileşiminde neler bulunmaktadır?
Çikolatanın karbonhidrat, protein, yağ oranları çikolatanın türüne göre değişmektedir.
*Çikolatadaki yağın %95-98’ini kakao yağı ve süt yağı oluşturmaktadır.
*Çikolatadaki karbonhidratların genel özelliği kan şekerini hızlı yükseltmesidir.

Bitter çikolata yaklaşık %20-30 karbonhidrat, %5-8 protein, %50-55 yağ içermektedir. Şeker ve süt tozu içermemektedir. Bileşiminde en az %18 kakao yağı ve en az %14 yağsız kakao kuru maddesi olacak şekilde en az %35 toplam kakao kuru maddesi içeren çikolatadır.

Sütlü çikolata yaklaşık %45-55 karbonhidrat, %6-10 protein, %20-40 yağ içermektedir. Şeker içeriği %40-50, süt tozu %12-22 civarlarındadır. Bileşiminde en az %2.5 yağsız kakao kuru maddesi olacak şekilde en az %25 toplam kakao kuru maddesi içeren, ayrıca en az %14 süt kuru maddesi ve en az %3.5 süt yağından oluşan, kakao yağı ve süt yağı toplam miktarı ise en az %25 olan çikolatadır.

*Çikolatada kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, magnezyum, klor ve sülfür mineralleri de bulunmaktadır.
*Özellikle sütlü çikolatanın vitamin içeriği oldukça yüksektir.

Çikolatanın hammaddelerini inceleyecek olursak; kakao çekirdeği, rafine şeker, kakao yağı, süt ve süt ürünleri (en çok süt tozu kullanılmaktadır), tereyağı, lesitindir (lesitin esas olarak çikolata vizkozitesini düşürmek ya da daha az kakao yağı kullanmak için kullanılan bir emülgatördür).

İnsan sağlığına faydaları nelerdir diye inceleyecek olursak;
√ Demir ve çinkoyu yüksek oranda içerdiğinden bağışıklık ve üreme sistemimiz için faydalıdır ve içeriğindeki bakır, demiri absorbe etmesini sağlamaktadır.
√ Çikolata diğer tatlılara oranla diş sağlığı açısından daha zararsızdır; çünkü sütlü çikolata yüksek miktarda protein, kalsiyum ve fosfat içeriği nedeni ile diş minesini korumaktadır.
√ İçeriğindeki antioksidan ve flavonoidler kansere karşı koruyucudur.
√ Her gün az miktarlarda çikolata tüketmenin kanda pıhtılaşmayı önlediği ve böylelikle ani kalp krizlerinin önüne geçtiği görülmüştür. Haftada sadece 30 gram (2-3 parça) tüketmek, içeriğindeki kakao sayesinde kalp ritmi düzensizliklerini %21 oranında azalttığı görülmüştür.

Peki gelelim asıl konumuza.. Sütlü çikolata mı bitter çikolata mı?
√ Araştırmalar bitter çikolatanın sütlü çikolataya göre; daha düşük kan basıncı, kardiyovasküler hastalık, tip 2 diyabet ve mortalite ile ilişkili olduğunu göstermektedir.
√ İki çikolatanın doygunluğa etkisini inceleyecek olursak; bitter çikolatanın tokluk hissini daha yüksek düzeyde sağladığı, bir sonraki öğünde besin tüketimini ve enerji alımını baskıladığı görülmüştür.
√ Yine çalışmalarda bitter çikolatanın sütlü çikolataya göre şekerli besin tüketim isteğini baskıladığı görülmüştür.
√ Her ne kadar bitter çikolatanın besin bileşimi sütlü çikolataya göre daha sağlıklı olsa da kan glikoz ve insülin düzeyleri ile ilgili net bir fark bilinmemektedir. Bu konuda daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
√ Araştırmalar sütün, flavonoidlerin vücut tarafından emilimini engelleyebileceğini göstermiş bu noktada yine bitter çikolata sütlü çikolataya göre daha sağlıklı kılınmaktadır.
√ Bitter çikolatanın hafif acımsı tadı fazla yemeyi önleyecek ve kilo kontrolünü elimizde tutmamıza yardımcı olacaktır.

Sonuç olarak; haftada 25-30 gram (2-3 parça) kadar %70 kakao içeren bitter çikolataları tercih etmeliyiz.

ilemelisaakol

Zayıflama Çayları

                         Zayıflama Çayları

Obezite, gelişmiş ülkeler başta olmak üzere tüm dünyanın en büyük sağlık problemlerinden biridir. 

ilemelisaakol

Prebiyotikler

Kurubaklagiller, buğday ürünleri, soğan, sarımsak

PREBİYOTİK NEDİR?
*Prebiyotikler sindirilmeyen karbonhidratlar olup kolondaki yararlı bakterileri besleyerek kolon sağlığını olumlu yönde etkilerler.
*Prebiyotiklerin yararlı fizyolojik etkilerini gösterebilmeleri için günlük 8-40 gr alınmaları gerekir.
*En yaygın olarak bilinen prebiyotikler oligosakkaritlerdir. Oligosakkaritler, ince bağırsakta hidrolize veya absorbe edilemezken, kolon bölgesinde özellikle Lactobacillus spp. ve Bifidobacterium spp. tarafından fermente edilebilmekte ve prebiyotik özellik göstermektedirler.

Oligosakkaritler nerelerde bulunur?
Hindiba, yerelması, pırasa, enginar, buğday, soya, kurubaklagiller, muz, soğan, sarımsak, kuşkonmaz, enginar ve domates gibi bitkilerde doğal olarak bulunurlar.

*Gıda endüstrisinde fruktooligosakkaritler (FOS), galaktooligosakkaritler (GOS), transgalaktooligosakkaritler (TOS), ksilooligosakkarit (KOS), gentio, laktuloz (LAK), laktosukroz, inülin (INU), izomaltooligosakkarit, soya fasülyesi oligosakkaritleri (SOS) en yaygın olarak kullanılan prebiyotiklerdir.

*Memeli sütünün doğal bileşenlerinden olan serbest oligosakkaritlerin, kolostrumda en yüksek düzeyde bulunduğu ve yenidoğanı kolera ve üriner sistem enfeksiyonlarına karşı koruduğu bildirilmektedir.

Özetle; probiyotik mikroorganizmaların barsakta çoğalmasında prebiyotiklerin önemi büyüktür. Prebiyotikler ince bağırsak enzimlerince parçalanmayan doğal ve yapay şekerlerdir. Bunların başlıcaları diyet posaları olmaktadırlar: laktuloz, inülin, rafinoz, galakto ve fruktooligosakkaritlerdir. Probiyotikler özellikle bifidobakteriler bu ögeleri çoğalmaları için karbon kaynağı olarak kullanırlar. Prebiyotiklerin diyete eklenmesiyle fekal bifidobakteri sayısında kat artış olduğu, patojenik bakterilerin ise önemli ölçüde azaldığı gözlenmiştir.

ilemelisaakol

Probiyotikler

Süt grubu

PROBİYOTİKLER
Probiyotik, Yunanca “pros” ve “bios” kelimelerinden türemiş olup “yaşam için” anlamına gelmektedir. Araştırmacıların bazıları bu sözcüğü “başka organizmanın büyümesini uyaran bir organizma salgısı” olarak tanımlarken bazıları “bağırsaklarda mikrobik dengeyi sağlayan mikroorganizmalar” olarak tanımlamaktadır. Günümüzde ise probiyotikler “mikroflorayı değiştirerek sağlık üzerine yararları olan, faydalı mikroorganizma türlerini içerenler ürünler” olarak tanımlanmaktadır.

Peki nerelerde Bulunur Bu Probiyotikler?
Fermente süt ürünleri başta olmak üzere; turşu, çiğ sucuk, ekmek, bira, şarap, kımız ve kefir probiyotiklerden zengin gıda maddeleridir.

*Probiyotikler esas olarak laktik asit bakterileridir.
*Probiyotik olarak en sıklıkla kullanılan mikroorganizmalar laktik asit bakterileri (Lactobacillus spp, Streptococcus spp, Enterococcus spp, Leuconostoc spp, Pediococcus spp, Bifidobacterium spp.) ve Saccharomyces boulardii’dir.
*S.boulardii, ilk kez Dr. Boulard tarafından Uzakdoğuda yetişen tropikal bir meyvenin kabuğundan izole edilen bir maya mantarıdır (Reid ve ark., 2003; Gültekin, 2004).
*Gastrointestinal sistem florası doğumda steril iken yenidoğan döneminde doğumun 2. ve 5. Günlerinden itibaren anne sütü alımına bağlı olarak bifidobakteriler gaitada (1010-1011/g gaita) artar, flora normal hale gelir ve bu durum immün sistemin aktivasyonunun sağlanmasında rol oynar.

Probiyotik mikroorganizmaların sağlık üzerine nasıl etkileri bulunmaktadır?
1) Probiyotikler, patojen bakterilerin sayısını azaltmaktadırlar. Patojen bakteriler vücut direncini azaltan organizmada hastalık faktörlerinin oluşmasına neden olan mikroorganizmalardır. Probiyotik mikroorganizmalar, patojen bakterilerin gelişmelerini, asetik asit ve laktik asit gibi organik asitler sentezleyip ortamın pH’sını düşürerek diğer bakterilerin uygun şartlarda yaşamasını önler ve bağırsak hareketlerini arttırırlar.

2) Bağırsak yüzeyine patojenlerin bağlanmasını ve besin elementlerinin patojenler tarafından önlerler.

3) Barsak enzim aktivitesine etki ederek laktaz, maltaz, sükraz aktivitesini arttırırlar. Böylelikle karbonhidrat metabolizmasında rol oynarlar.

4) Amonyak gibi toksik öğelerin bağırsak yüzeyinden emilimini önlerler.

5) Probiyotiklerin, bağışıklık sistemimiz üzerinde çok büyük etkileri bulunmaktadır. İmmün sistemin büyük çoğunluğu bağırsaklara yerleşmiş olarak bulunduğu için probiyotiklerin bağırsaktaki yararlı bakteri sayısını arttırması sonucu immün sistemin bu durumdan olumlu etkilenmesi kaçınılmazdır. Özellikle intestinal sistem hastalıkları başta olmak üzere karaciğer, Helicobakter pylori, ağız-diş sağlığı, ürogenital sistem hastalıkları, laktoz intoleransı, konstipasyon(kabızlık) semptomlarının hafifletilmesi, immun sistemin uyarılması, allerji, kanser (antitümör ve antikanserojen etkileri), çeşitli tip diyarelerin önlenmesi, kolesterol düzeyinin regülasyonu ile ilgili pozitif etkilerden bahsedilmektedir.
Özellikle nedeni bilinmeyen ishallerde iyileştirici etki gösterdikleri saptanmıştır. Örneğin, yoğurtta bulunan Lactobacillus GG türü antibiyotiklerin oluşturduğu ishalin kontrolünde olumlu etki göstermektedir.

6) Probiyotiklerin karaciğer için de çeşitli faydaları vardır. Özellikle amonyak gibi toksik öğelerin emilimini ve üreaz seviyesini azaltarak son dönem karaciğer yetmezliğinin önemli bir komplikasyonu olan hepatik ensefalopatinin gidişatını yavaşlattığı görülmüştür